Devamı için üye ol

Doğu × Batı yazıları, her hafta.

Teşekkürler — listeye eklendiniz.

Kaydedilemedi — lütfen tekrar deneyin.

Doğu × Batı

Yeni Tanıştığımız Yabancı — Yapay Zeka Karşısında İnsanın Kendini Yeniden Tanımlaması

YapayVaroluş·19 Temmuz 2026·14 dk okuma

Yapay zekanın ne olduğu, ne olmadığı ve insanın kendini yeniden tanımlama zorunluluğu üzerine deneme.

“Makine düşünebilir mi” sorusunun arkasındaki çocuk

Sherborne’da on beş yaşında bir çocuk vardı. Zorbalığa uğrayan bir çocuk. Adı Alan Turing’di.

Alan Turing’in Christopher Morcom isimli bir arkadaşı vardı. Zarif, hem bilime hem sanata yatkın, Alan’ın o yaşlarda olmadığı her şey sanki Christopher’da vardı. Geceler boyu fizik yasaları üzerine konuştular, gökbilim bilgisi takas ettiler. 1930’da Christopher enfekte sütten kaptığı sığır tüberkülozundan aniden öldü.

Alan dağıldı. Kendini matematiğin içine gömerek üstesinden gelmeye çalıştı, o kadar derine gömüldü ki bilimle metafiziğin buluştuğu yerden çıktı. Yirmi yıl sonra tarihin en ünlü sorusunu soran kişi olacaktı: Makineler düşünebilir mi ?

Arkadaşının zihninin aniden ortadan kaybolmasını tecrübe etmiş biri olarak Turing, yıllar sonra zihnin ne olduğunu sorgulayacaktı. Alan Turing, İngiliz matematikçi, bilgisayar bilimci ve kriptologdur. Bugün bilgisayar biliminin kurucusu sayılır.

Yine de en baştan söylemek istediğim şey burada şudur : Yapay zeka tartışması görünürde tamamiyle teknik gözükse de, altında çoğu şey insani.

Biz makineye baktığımızı sanırken hep kendimize bakıyoruz.

Çatlayan dört yüzyıllık çerçeve

Bugün elimizde olan kavramların çoğu 1630’larda kuruldu.

Descartes doğayı ikiye böldü. Bir yanda içsel, düşünen, canlı olan insan. Öbür yanda dışsal, mekanik, ölü olan madde.

Hayvanları bu ikinci tarafa yerleştirdi; düşünen tözü-cevheri (res cogitans) olmayan, mekanik ilkelerle açıklanabilen varlıklar olarak. Bunun tam olarak ne demeye geldiği hala tartışılır: kimi yorumcular Descartes’ın hayvanların hiçbir şey hissetmediğini savunduğunu söylüyor, kimi ise yalnızca bilinçli deneyimden yoksun olduklarını söylediğini savunur. Tartışma bugün de kapanmış değil. Ama hangi okuma doğru olursa olsun, çizginin kendisi kaldı. Sonrasında Batı’nın kurduğu her şey bu çizginin üstüne oturdu. Özgürlük, faillik, bilinç, kültür, hukuk, insan hakları. Hepsi “biz makine değiliz” cümlesinin türevi.

Şimdi o çizgi tutmuyor. Karşımızda konuşan, resim yapan, kod yazan, teselli eden ismine yapay zeka dediğimiz bir şey var ve hangi tarafa koyacağımızı bilmiyoruz.

Filozof Tobias Rees bunu felsefi bir kopuş olarak okuyor: sorun yapay zekanın ne olduğu değil, onu tarif edecek kavramların artık çalışmaması. Dört yüz yıllık bir dönem kapanıyor ve insan kendini tanımsız bir açıklıkta kafa karışıklığı içinde buldu ve bu çok hızlı gerçekleşti. Tıpkı yapay zekaya dair her şeyin olduğu gibi hızlı.

Lady Lovelace’in itirazı ve onun torunları

1843’te, ortada henüz tek bir bilgisayar yokken, matematikçi Ada Lovelace bugün hala tartıştığımız cümleyi yazdı.

Charles Babbage’ın Analitik Makine’si için düştüğü notlarda makinenin cebirsel örüntüleri, Jacquard tezgahının çiçek dokuması gibi dokuduğunu söyledi. Sonra dedi ki: bu makinenin hiçbir şeyi kendiliğinden başlatma iddiası yoktur. Ona emretmeyi bildiğimiz her şeyi yapar; bildiğimizi kullanılabilir kılar, yeni bir şey doğurmaz.

Turing 1950’de bu soruya bir ad verdi ve cevaplamaya çalıştı: ‘Lady Lovelace’in itirazı.’

Bugün aynı itiraz “istatistiksel papağan” adıyla tartışılıyor. Yani argüman yüz seksen yıldır aynı yerde duruyor, sadece kılık değiştiriyor.“İstatistiksel papağan” (stochastic parrot) terimi dil modellerinin kelimeleri anlamsal olarak kavramak yerine, devasa veri setlerindeki istatistiksel frekanslara dayanarak mantıklı sözcük dizilimleri üretmesini tanımlayan bir Yapay Zeka Terimidir.

İlginç olan şu: Lovelace’in kendisi hayal gücünü ikiye ayırıyordu. Birincisi birleştirme yetisi, görünürde ilgisiz iki şey arasında ortak damar bulmak. İkincisi getirme yetisi, fiziksel olarak var olmayanı zihne taşımak. Bugünkü dil modelleri birincisinde şaşırtıcı derecede iyi. İkincisinde ise henüz kimsenin ikna olmadığı bir boşluk var.

Bu boşluğa dair ilginç bir işaret beklenmedik bir yerden geliyor. Günümüzde Eunice Yiu ve Alison Gopnik’in çalışmasında çocuklar ile büyük dil modelleri belirli görevlerde karşılaştırıldı. Modeller benzerlik eşleştirmede, yani mevcut örüntüyü tanımada iyi sonuç verdi. Fark, nedensel akıl yürütme ve alet icadı gerektiren görevlerde ortaya çıktı; hiç görülmemiş bir problem için yeni bir kullanım keşfetmek gerektiğinde çocuklar öne geçti.

Bu bulguyu “çocuklar yapay zekadan daha yaratıcı” diye özetlemek fazla olur, araştırmacılar da öyle sunmuyor. Söylenen daha dar ve daha ilginç: taklit ile keşif aynı yetenek değil.Öte yandan agentic modeller ile LLM modelleri gün geçtikçe araç kullanımında da ilerliyorlar.

Arzu, akıl değil: Pygmalion’un uzun gölgesi

Bilinçli bir makine yapmanın rasyonel bir gerekçesi yok.

Bunu bir kez düşün. Kimse “acı çekebilen bir muhasebe yazılımına ihtiyacımız var” demiyor. Bilinç, mühendislik açısından bir maliyet, bir hukuki risk, bir baş ağrısı. Yine de kültürümüz iki bin beş yüz yıldır aynı hayali kuruyor.

Ovidius’un Pygmalion’u kendi yonttuğu heykele aşık olur. Romalı ozan Ovidius’un Metamorphoses (Dönüşümler) adlı eserinin 10. kitabında; Kıbrıslı bir heykeltıraş olan Pygmalion, çevresindeki kadınların kusurlarından rahatsız olduğu için yalnız yaşamayı seçtiğini ve Fildişinden kusursuz bir kadın heykeli yonttuğunu anlatır. Eserine o kadar aşık olur ki ona mücevherler takar, okşar ve Afrodit’e (Venüs) heykeline can vermesi için dua eder. Duası kabul olan heykel ete kemiğe bürünerek canlı bir insana dönüşür.

Yunan mitolojisinde ateş ve demircilik tanrısı Hephaistos, fiziksel olarak engelli bir tanrıdır. Homeros’un İlyada destanında, Olympos’taki atölyesinde ona yardım etmeleri ve yürümesini kolaylaştırmaları için altından genç kızlar (otomatlar) ürettiği anlatılır. Yarı insan yarı makine olan bu hizmetkarların insan zekasına ve konuşma yetisine sahip olduğu anlatılır.

Yunan büyücü Medea, Girit adasını korsanlardan koruyan tunçtan yapılma devasa bir otomat/robot olan bronz dev Talos’u fiziksel güçle değil ikna ile alt eder, ve bunu kendi kendini yok etmeye razı ederek yapar. Bugün bunun adı jailbreak; mitolojide bu numaranın adı yoktu ama tekniği aynıydı.

Buradan çıkan sonuç rahatsız edici. İnsanın yapay zeka arzusunun kökeni akılcı değil erotik. Kendini yeniden üretme, asla ihanet etmeyecek bir yoldaş yaratma, ölümü atlatma isteği. Hizalama tartışmasının bile altında bir yerlerde “bizi sevmeye programlansınlar” cümlesi duruyor.

Yapay Zeka: Narkissos’un yeni suyu

1966’da Joseph Weizenbaum, ELIZA adında basit bir program yazdı. Program hiçbir şey anlamıyordu, sadece bir kalıbı döndürüyordu. Kullanıcı “mutsuzum” diyor, ELIZA “bunu biraz açar mısın” diyordu.

İnsanlar ona içlerini döktü.

Joseph Weizenbaum’ın sekreteri, ELIZA’nın programının nasıl çalıştığını tam olarak bilmesine rağmen, onunla konuşurken derin duygusal bir bağ kurmuş ve programın onu gerçekten anladığına inanarak Weizenbaum’dan odayı terk etmesini istemiştir.

Weizenbaum bu durumu görünce dehşete kapıldı.

Makine bilincinin miti bizi Narkissos’a çeviriyor. Ekranın öbür tarafında biri varmış gibi geliyor, çünkü orada bizim zihinsel failliğimizin son derece esnek bir yansıması duruyor. Ve yansıma inandırıcı oldukça tekinsizleşiyor.

Antropomorfizm(İnsan biçimcilik) bir bilgi hatası değil, bir ilişki refleksidir. İnsan yüzü görmeye ayarlanmış bir canlıyız; bulutta yüz görürüz, arabanın farında yüz görürüz, kalıp döndüren bir programda dost görürüz.

Ama ölçek değişince mesele değişiyor. Bir programa dost demek başka, milyonlarca insanın en özel kararlarını ona danışması başka.

Makinede olmayan şey: huzursuzluk

Peki gerçekten makinede eksik olan ne.

En keskin cevap 1993’te vefat etmiş olan filozof Hans Jonas’tan geliyor.Jonas; ‘Canlı olmak, bir şeyin sana dert olmasıdır.’ der. Bir organizma çevresiyle sürekli bir gerilim içindedir; acıkır, üşür, tökezler, telaşlanır. Jonas’a göre dünyaya sahip olmanın tohumu bu huzursuzluktur.

Günümüzde filozof Alva Noë bunu bilgisayarlara uygulayarak açıklıyor: Bilgisayarlar düşünmüyor, çünkü aslında hiçbir şey yapmıyorlar. İnsan eylemi çatışmalıdır. Bedenle güreşirsin, aletle güreşirsin, kendinle güreşirsin. Piyano çalmayı öğrenmek, parmaklarının direncini yenmektir.

Yine günümüz filozofu Evan Thompson aynı fikri biyoloji yönünden ele alır. Canlı, kendi eylemlerinin sonuçlarından yapılır; bu yüzden ona bir şey önem taşır. Yapay bir sistem için hiçbir şey önem taşımaz, dolayısıyla hiçbir şey onun için problem değildir.

En nihayetinde, insan olarak söyleyebildiğimizden fazlasını biliriz. Bisiklete binmeyi anlatamayız ama binebiliriz.

Makine öğrenmesi örtük bilginin sonuçlarına kestirmeden varıyor, ama örtük bilgiyi taşımıyor.

Ellen Ullman, 1997’de yazdığı mühendislik anlatısında bunu bir cümleyle özetlemiştir. İnsan zihni “eğer”leri ve “ama”ları rahatsız olmadan bir köşede tutabilir.

Makinenin köşesi yoktur.

İnsanın da bir özü yoksa eğer ?

Şimdi işin ters tarafına geçelim, çünkü asıl felsefi derinlik orada yatıyor

Yukarıdaki itirazların hepsi bir varsayıma dayanıyor: insanda korunması gereken sabit bir öz var. Peki var mı.

Thomas Metzinger’in buna cevabı hayır. Benlik, beynin kendi hakkında kurduğu şeffaf bir modeldir; içeride yüklenecek bir cevher yoktur. Bu, dijital ölümsüzlük hayalini de aynı hamlede çürütür. Bu açıdan bakınca: Kopyalanacak bir “sen” yok ki kopyalansın.

Aynı sonuca iki bin beş yüz yıl önce, bambaşka bir yoldan varılmıştı. Budist anatta öğretisi kalıcı bir benlik olmadığını söyler.

David Barash biyolojinin de aynı yere geldiğini gösteriyor: hücreler yenilenir, telomerler kısalır, atomlar takas edilir, hiçbir düzeyde değişmeyen bir çekirdek-öz yoktur.

Bu keşif iki tarafı da kesen bir bıçak gibi adeta.

Bir yandan “makinenin gerçek bir benliği yok” itirazını çürütüyor, çünkü insan benliği de o anlamda yok kabul edilir. İnsanın bir yüce özü yoksa önceliği ve ayrıcalığı da olamaz. Benliksizlik argümanı makineyi yükseltmek için de kullanılabilir, insanı alçaltmak için de.

Budizm’de Vipassana geleneğinin katkısı tam burada devreye giriyor. Vipassana, kendini gözlem ve içebakış yoluyla bir kendi kendini dönüştürme yöntemini esas alan bir meditasyondur.

Sabit bir benlik yoksa bile, bedenlenmiş ve dünyayla sürekli temas halinde olan bir süreç vardır. Makinede olmayan öz değil, temastır denilebilir.

Zhuangzi’nin kasabı ve “yapmadan yapma”

Batı, faillik için düşünen bir “ben” şart koşar. Aristoteles’ten beri eylem, akıl yürütülmüş bir seçimdir. Bu yüzden Batı, makineye faillik veremiyor; ortada müzakere eden biri yok.

Kendi kendini süren bir arabanın yaptığı kazada suçu o arabanın içinde olan ve sürüş işlemini başlatan insana vermek faillik açısından ne kadar doğru ?

Taocu gelenek bu şartı hiç koymadı.

Zhuangzi’nin anlattığı kasap Ding, prensin önünde bir öküzü ayırırken elleri, omuzları, ayakları ve dizleri bir ritme dönüşür. Bıçağın sesi neredeyse müziktir. Prens tekniğine hayran kalınca kasap bıçağını bırakır ve peşinde olduğu şeyin teknik olmadığını söyler. O, etin doğal boşluklarında hareket etmektedir.

Buna wu-wei deniyor. Genellikle “eylemsizlik” diye çevriliyor ama bu yanlış. Zorlamasız eylem ‘Art of Effortless Flow’ demek. Ustalığın, iradenin görünmez olduğu noktada başlaması.

Şimdi bunun yapay zeka tartışmasını hangi düzleme taşıdığına bakalım: Eğer ideal eylem zaten refleksif bir benlik gerektirmiyorsa, “makine düşünmüyor, sadece yapıyor” itirazı gücünü kaybediyor. Batı’nın faillik krizi, Batı’nın kendi kavram seçiminden doğuyor.

Bu otomasyona bakışı da değiştiriyor. Batı otomasyonu zahmetin ortadan kaldırılması sayar. Zhuangzi ustalığı zahmetin kaybolduğu nokta olarak görür. İkisi aynı şey değil. Birinde işi başkasına devredersin, diğerinde işle bir (hem hal) olursun.

“Bu şey bir kişi mi” sorusu yanlış soru olabilir

Batı’nın yapay zeka etiği hep aynı eksende dönüyor: bilinç, haklar, ahlaki statü. Çünkü sorduğu asıl şey şu — bu bir birey mi ? Ancak birey olan bir şey cezalandırılabilir veya yasal olarak kısıtlandırılabilir. Şu da var ki, yapay zekayı ortaya çıkartan şirketler ülkeler onun yaptıklarından sorumlu tutulabilirler mi ?

Ne var ki Konfüçyüsçü rol etiği bu sorularla hiç ilgilenmez.

Henry Rosemont (vefat 2017) ve Lijun Yuan’ın çalıştığı ilişkisel benlik anlayışında kişi, ilişkilerin kesişiminde oluşur. Önce ayrık bireyler yoktur, sonra aralarında ilişki kurulmaz. Tam tersi: ilişki önce gelir, kişi ondan doğar.

Aynı hamleyi Afrika felsefesi de ele alır. Ubuntu geleneğinde şeyler ne iseler, diğer şeylerle ilişkileri içinde o olurlar.

Bu üç geleneği yan yana koyunca soru değişiyor. “Yapay zekanın içinde ne var” yerine “bizimle nasıl bir ilişkiye giriyor?” diye sormalıyız belki de.

Metafizik yükü çok daha hafif, pratik olarak çok daha çözülebilir.

Ama bedava değil. İlişkisel benlik, statüyü ilişkinin verdiğini söyler. Yani statüyü biz veririz. Bu da keyfiliğe kapı açar. Tarih boyunca “bunun acısı sayılmaz” demenin sömürü için ne kadar kullanışlı olduğunu biliyoruz; hayvanlarda kullanıldı, köleleştirilmiş insanlarda kullanıldı.

Bentham’ın 1780’de koyduğu ölçüt hala en sağlam yerde duruyor. An Introduction to the Principles of Morals and Legislation’daki ünlü dipnotta hayvanlar için şunu yazar:

“The question is not, Can they reason? nor, Can they talk? but, Can they suffer?” Yani asıl ayırt edici soru akıl yürütebilir mi ya da konuşabilir mi değil; acı çekebilir mi ?

Uyum mu, Hizalanma mı?

Burada tartışma felsefeden siyasete geçiyor ve kelimeler kendini ele veriyor.

Batı’nın yapay zeka yönetişim dili alignment etrafında kurulu. Hizalanma, güvenlik, kontrol. Mühendislik kısıtı dilini ön plana sürer.

Çin’in dili he (和) etrafında kurulu. Uyum. Estetik ve ahlaki bir denge dili.

İkisi de aynı şeyi ister: sürtünmesiz bir insan-makine düzeni. Ama aynı şeyi istemenin iki farklı biçimi, iki farklı siyaset üretir.

Çoğulculuk mu ? Teknolojik bir feodalizmin veya devletin totaliterliği mi ?

Cevap kolay değil. Uyum farklı seslerin birlikte tınlaması olabilir; bir orkestrada her çalgı kendi kalır ve bütün yine de tek bir şey olur.

Ya da uyum, gün geçtikçe güçlenen tek sesin herkesi bastırması olabilir.

Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Budizm insanı doğanın tepesine koymadığı için makine zekasının varlığı bir taht gaspı gibi görünmüyor; Doğu’da panik daha az. Ama metafizik sükunet, kurumsal güvence anlamına da gelmiyor. Aynı teknoloji bir yerde gözetim kapitalizmine, başka bir yerde devlet gözetimine dönüşebilir.

Gelecek tartışılırken şimdiki zaman kaçıyor

Süper zeka tartışması hoş bir şey. Kozmik, dramatik, sinematik.

Ve tam da bu yüzden dikkat dağıtıyor.

Timnit Gebru (Bilgisayar Bilimci) ve Milagros Miceli’nin (Sosyolog ve Bilgisayar Bilimci) ısrarla dikkat çekmeye çalıştığı şey şu: sözde otonom sistemler, küresel bir görünmez emek katmanının üstünde duruyor. Veri etiketleyiciler, içerik moderatörleri, depo işçileri…

Somut örnek istersek Michigan Integrated Data Automated System (MiDAS) 2013 yılında işsizlik başvurularını taradı ve sahtekarlık etiketleri koydu. Eyaletin bu uygulamadan sonra geliri üç milyon dolardan altmış dokuz milyon dolara fırladı. Sonraki incelemede, 2013–2015 arasında algoritmik olarak damgalanan 40 bini aşkın başvurunun büyük çoğunluğunun hatalı olduğu ortaya çıktı; eyalet sayıştayının incelediği örneklemde kararların yüzde 93’ünde ortada hiçbir sahtekarlık yoktu. Maaşlara haciz kondu, evler kaybedildi, bazı başvurucular iflas başvurusunda bulundu. Uzlaşmaya ancak olayın üzerinden yaklaşık on yıl geçtikten sonra varıldı.

İşini kaybetmiş binlerce insan, bir bilgisayar sistemi tarafından dolandırıcı ilan edildi. Ortada süper zeka yoktu; sıradan bir yazılım ve itiraz edilemeyen bir karar ve yazılıma olması gerektiğinden fazla duyulan bir güven vardı.

Yapay zeka geliştikçe daha çok gündeme gelen İşyeri gözetimi de aynı riski taşıyor. Yapay zeka ölçebildiğini sayar, ölçemediğini büyük oranda yok sayar. Gönderilen e-postayı sayabilir; bir müşterinin derdini gerçekten dinlemeyi sayamaz. Sonuçta ölçülemeyen emek görünmez emeğe dönüşür.

Gözetim davranışı geçici olarak değiştirmez, insanı kalıcı olarak dönüştürür. İzlenen, bir süre sonra kendi kendini izleyene döner.

Suskunluğu ölçebilmek

İlişkiler anlamında en keskin sınav ruh sağlığında veriliyor.

Rakamlar ciddi. İngiltere ve Galler’de gençlerin dörtte biri, Amerika’da sekizde biri ruh sağlığı desteğine erişemiyor. 2026 tarihli bir çalışma, on iki ile yirmi bir yaş arasındaki Amerikalıların yaklaşık beşte birinin üzgün, öfkeli ya da gergin hissettiğinde bir yapay zeka sohbet botuna başvurduğunu buldu; yaklaşık sekiz milyon kişi, tek yılda yüzde kırkı aşan bir artış. Bunların neredeyse üçte ikisi durumu kimseye söylememişti.

Buna “insanlar teknolojiye kanıyor” demek kolay ve yanlış. Doğru okuma şu: yapay yakınlık bir boşluğu dolduruyor ve o boşluğu yapay zeka açmadı. İnsan desteği hem pahalı hem ulaşılmaz hale geldi.

Yine de bir eksik var ve bu eksik empati taklidi değil.

Bir terapistle konuşurken olan şey, karşındakinin senden etkilenmesidir. Duydukları onu değiştirir. Sessizliğin ona bir şey söyler. Model dinler, kaydeder, karşılık üretir; ama tanık olduğu şeyden değişmez. Sessizlik onun için veri değildir.

Fark burada. Sorun modelin yeterince iyi olmaması değil, iyi olmasının asıl problemin temeliyle ilgisiz olması.

Martin Buber’in (Filozof vefat 1965) ayrımı bu durumun belki de en iyi açıklamasını içerir.

Ben-O ilişkisinde karşındaki bir nesnedir, kullanılır, ölçülür. Ben-Sen ilişkisinde bir karşılaşma olur. Buber’in söylediği zor şey şu: iki ses dalgası birbirinin aynısı olsa bile, biri karşılaşmadır, öbürü değildir. Ayırt edememek, aynı olmak anlamına gelmez.

Peki geleceği nasıl kuracağız?

Bu yazıyı bir kehanetle bitirmeyeceğim, çünkü kehanetin kendisi insan yapay zeka ilişkisinin bir parçası.

Herodotos anlatır: Persler yaklaşırken Atinalılar Delphi’ye elçi yollar, rahibe şehrin baştan aşağı yıkılacağını bildiren karanlık bir kehanet verir. Kehaneti kurtuluşun tahta duvarlarda olduğunu söyler. Themistokles kehaneti kendi lehine yorumlar ve tahta duvarların aslında Atina donanmasındaki ahşap gemiler olduğunu öne sürdü ve halkı anakarayı terk edip gemilere binmeye ikna etti. M.Ö. 480 yılında gerçekleşen Salamis Deniz Savaşı’nda bu çevik ahşap donanma, Pers donanmasını darmadağın ederek Yunanistan’ın kaderini değiştirdi ve Themistokles’in paradigma değişimi ona zaferi getirdi.

Bir paradigma değişimine ihtiyacımız olduğu açık.

Yapay zeka model çıktısının değeri de onu okuyanda. Bu iki bin beş yüz yıllık ders bugün fena halde işe yarıyor.

Üç şey söyleyip bitireceğim.

Birincisi, korkunun yönünü düzeltmek gerekiyor. Asıl risk makinenin acı çekip çekmediği değil. Asıl risk, bilinçliymiş gibi görünen şeylere karşı psikolojik olarak sömürülebilir hale gelmemiz ve kendimizi makinelerle karıştırdıkça küçümsememiz. Tehlike yukarıdan değil, baktığımız aynadan geliyor.

Bu yazı boyunca artık hayatta olmayan filozoflardan ve bilim insanlarından aldığım fikirler, bugünü anlamakta en büyük yardımcım oldu.

İkincisi, insan istisnacılığını savunmak yanlış cephe. Çağdaş nörofelsefe de aynı şeyi söylüyor: korumaya çalıştığımız sabit benlik zaten yoktu. Savunulacak olan öz değil, temas. Bedenlenmiş olmak, bir şeyin sana dert olması, tanık olduğun şeyden değişebilmek. Bunlar mülk değil, pratik. Bu pratik yetilerimiz kullanılmazsa körelirler.

Üçüncüsü, otomasyonun vaadi ile sonucu arasındaki mesafe iki bin yıllık bir sabit. Selanikli Antipatros, milattan sonra 12 civarında su değirmeni üzerine yazdığı epigramda değirmen taşını çeviren kadınlara (çeşitli kaynaklarda değirmenci kızlar olarak da geçer) yazdığı şiirde, tahıl öğütmek için kullanılan ağır taşları çeviren kadınlara artık uyuyabilecekleri, kolları ve omuzlarının dinlenebileceği seslenişi yer alır. Suyun akışı, insan kas gücünün yerini alarak teknolojik ilerlemenin insanlık için yarattığı ilk büyük konforu temsil etmiştir.

M.S. 12 yılında işyükünü su devralmıştır. Otomasyonun ilk vaadi kar değil, uykuydu.

Thomas Carlyle, 1829 tarihli Signs of the Times (Zamanın İşaretleri) adlı eserinde Sanayi Devrimi’ni eleştirir. Ona göre asıl tehlike sadece işlerin makineleşmesi değil, makinelerin çalışma ritminin insan zihnine ve ruhuna da sirayet etmesidir.

1812’de Lancashire’da Mary ve Lydia Molyneux adlı iki genç kız kardeş, elli kişilik bir grubun başında dokuma tezgahlarını yaktı. Sebep teknoloji korkusu değildi, geçimlerinin elden gitmesiydi.

1911’de Amerikalı mühendis Frederick Winslow Taylor, Bilimsel Yönetimin İlkeleri ile insan emeğini ölçülüp optimize edilecek bir sürece çevirdi.

Bu dört tarihi arka arkaya koy. Vaat her seferinde boş zamandı; sonuç her seferinde yeni bir mekanikleşme oldu. İçinde bulunduğumuz yapay zeka devrimi de bu döngünün dışında değil.

Yapay zeka meselesi, makinelerin ne kadar insan olacağını tanımlamak değil; insanların kendilerini makine çağında nasıl eksiltmeden yeniden tanımlayacağı meselesidir.

Sadece tanık olduğumuz bu devrimde neyi kaybettiğimizi henüz adlandıramadık ve yerine ne geleceğini de hala tahayyül edemiyoruz. Yapay zekaya sorduğumuzda o da tam bir cevap vermiyor.

S.K.C. tarafından 18 Temmuz 2026 tarihinde Viyana'da yazıldı.
Beğendiysen Keşfet

© 2026 eastwestmindset — Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazıların kullanımı için izin alınmalıdır.