Devamı için üye ol

Doğu × Batı yazıları, her hafta.

Teşekkürler — listeye eklendiniz.

Kaydedilemedi — lütfen tekrar deneyin.

Doğu × Batı

Devrimin Adını İçindeyken Koymak — Dönüşümü Sağlıklı Tarif Etmenin Üç Ölçüsü

YapayVaroluş·19 Temmuz 2026·6 dk okuma

Bir dönüşümün tam ortasındayken onu sağlıklı bir şekilde tarif edebilir miyiz ?


Tahta duvarlar

Pers orduları yaklaşırken Atinalılar Delphi’deki kahine elçi yolladılar.

Rahibe kahin karanlık bir kehanet verdi: şehir baştan aşağı yıkılacak, kurtuluş ancak tahta duvarlarda…

Atina’da tartışma çıktı. Kimileri Akropolis’in çevresindeki ahşap çiti anladı; mantıklıydı, çünkü tahta duvar denince akla ilk o gelirdi. Komutan Themistokles başka bir okuma yaptı: tahta duvarlar donanmadaki ahşap gemilerdi. Halkı anakarayı terk edip gemilere binmeye ikna etti.

MÖ 480’de Salamis’te o çevik ahşap donanma Pers gemilerini darmadağın etti.

Kehanetten daha doğru olan yorumlanmasıydı.

Aynen bugün olduğu gibi. Elimizde bilgi var, ama bilgi tek başına yön vermiyor. Aynı cümleden iki farklı gelecek çıkıyor ve hangisinin doğru olduğuna emin değiliz.

Bugün yapay zeka konusunda durumumuz tam da budur. Rakamlar var, raporlar var, tahminler var. Eksik olan şey bizi galip getirecek yorum.

İçeriden ölçemiyoruz

Yapay zeka devriminin içinde olmanın ilk sorunu duygusal değil, ölçümsel. Suyu en son balık bilirmiş misali içinde olduğumuz şeyin farkına varamıyoruz.

2025’te METR adlı araştırma grubu basit görünen bir deney yaptı. Deneyimli açık kaynak geliştiricilerine kendi bildikleri depolarda gerçek görevler verdiler. Bir kısmında yapay zeka araçlarını kullanmalarına izin verildi, bir kısmında verilmedi.

Sonuç şu çıktı: araç kullanan geliştiriciler işi yüzde 19 daha yavaş bitirdi.

Asıl mesele bu değil. Asıl mesele, aynı geliştiricilerin deneyden sonra ne dediğidir. Ortalama olarak yapay zekanın kendilerini yüzde 20 hızlandırdığını tahmin ettiler.

Yani yavaşladılar ama hızlandıklarını hissettiler. Arada yaklaşık kırk puanlık bir algı farkı var.

Çalışmanın sınırlarını dürüstçe söylemek gerekiyor: on altı geliştirici, iki yüz kırk altı görev, 2025 başındaki araçlar. Ekibin kendisi bulguyu artık tarihsel sayıyor, güncel araçları temsil etmediğini söylüyor. Ve bu sonuç “yapay zeka işe yaramıyor” demek değil.

Söylediği şey daha dar ve daha sarsıcı: bir teknolojinin içindeyken, o teknolojinin sana ne yaptığını kendi hissinle ölçemiyorsun.

Devrim hakkında konuşan herkes, ölçemediği bir şeyi hissiyle tarif ediyor. Bu yazıyı yazan ben de dahil.

Adlandırma her zaman gecikir

“Sanayi Devrimi” tabiri, buhar makinesi fabrikaları doldururken kullanılan bir tabir değildi. Bir dönemin adı, o dönem bittikten sonra konur. İçinde yaşayanlar bunu bir devrim olarak değil, birbirinden kopuk sıkıntılar ve fırsatlar olarak yaşadı. Fiyatlar, göç, hastalık, yeni ekonomi, kalabalıklaşan şehirler.

İktisat tarihçisi Paul David 1990’da meşhur bir karşılaştırma yaptı: Elektrik fabrikalara girdikten sonra verimlilik rakamları uzun süre kıpırdamadı. Yaklaşık otuz-kırk yıl sonra asıl verimlilik elde edildi.

Sebep elektriğin zayıflığı değildi. Fabrikalar buhar makinesini elektrik motoruyla değiştirdi ama fabrikayı yeniden tasarlamadılar. Eski düzende tek büyük bir motor vardı ve bütün tezgahlar tavandaki millere kayışlarla bağlıydı; bina bu merkezi güç etrafında kurulmuştu. Elektriğin asıl armağanı ise her tezgaha kendi küçük motorunu vermekti. Bunu görüp fabrikanın yerleşimini baştan kurmak bir kuşak sürdü.

Yani verim, teknolojiden değil, yeniden örgütlenmeden geldi.

Şimdi bunu METR bulgusunun yanına koyarsak ; Geliştirici, yeni aleti eski iş akışının içine yerleştiriyor ve hızlandığını hissediyor ama rakamlar bunun tam tersini söylüyor. Elektrik motorunu eski mil-kayış düzenine bağlayan fabrika da tam olarak bunu yaşamıştı.

Buradan çıkan çerçeve şu: devrim teknolojide olmuyor, örgütlenmede oluyor. Ve örgütlenme, teknolojiden çok daha yavaş değişiyor.

Collingridge ikilemi: Geç olmadan tanımlamalıyız.

Konunun üçüncü boyutu ise, işin siyaset tarafı.

David Collingridge 1980’de bir ikilem tarif etti ve bu tarif o günden beri teknoloji politikasının en dürüst cümlesi olarak kaldı.

Bir teknolojinin erken evresinde onu şekillendirmek kolaydır, ama etkilerini bilmezsin. Etkileri ortaya çıktığında ise ne olduğunu bilirsin, ama teknoloji o kadar yerleşmiştir ki değiştirmek pahalı, zor ve yavaştır.

Collingridge’in ikilemi şöyle: değişim kolayken ihtiyaç öngörülemez; ihtiyaç belirginleştiğinde değişim maliyetli hale gelmiştir.

Bu ikilem yapay zeka tartışmasındaki iki kampı da aynı anda açıklıyor.

Bir taraf “henüz bilmiyoruz, acele düzenleme yapmayalım” diyor ki doğru söylüyorlar; bilgi eksik. Öbür taraf “iş işten geçmeden müdahale edelim” diyor. Onlar da doğru söylüyor; çünkü pencere kapanıyor. İkisi de haklı ve tam da bu yüzden tartışma çözülmüyor.

Collingridge’in kendi önerisi mütevazıydı: yeniliği daha küçük adımlarla ilerletmek, geri dönülemez tasarımlardan kaçınmak, hata yapıp düzeltmeye elverişli sistemler kurmak.

Bunu bugünün diline çevirirsek: sorulacak soru “yapay zeka iyi mi kötü mü” değil. Sorulacak soru şu : Yapay zekayı sınırsızca büyütmenin kararını sonradan geri alabilir miyiz ?

Devrimin içindeki insan

Bütün bu ölçüm ve siyaset katmanının altında, çok daha sessiz bir şey oluyor.

Rakamlar ciddi. RAND’ın anketine göre Amerikalı ergen ve genç yetişkinlerin yaklaşık sekizde biri — kabaca 5,4 milyon kişi — üzgün, kaygılı veya bunalmış hissettiğinde bir chatbot’a başvurmuş. Takip anketinde oran beşte bire, yani 8,2 milyona çıkıyor. Bunların üçte ikisi yaptığını kimseye söylememiş.

Buna “insanlar teknolojiye kanıyor” demek kolay ve yanlış. Doğru okuma şu: yapay yakınlık bir boşluğu dolduruyor ve o boşluğu yapay zeka açmadı. İnsan desteği hem pahalı hem ulaşılmaz hale geldi.

Yine de bir eksik var ve bu eksik empati taklidi değil.

Bir terapistle konuşurken olan şey, karşındakinin senden etkilenmesidir. Duydukları onu değiştirir. Sessizliğin ona bir şey söyler. Model dinler, kaydeder, karşılık üretir; ama tanık olduğu şeyden değişmez. Sessizlik onun için veri değildir.

Fark burada. Sorun modelin yeterince iyi olmaması değil; iyi olmasının asıl meseleyle ilgisiz olması.

Martin Buber’in ayrımı bunun klasik adı. Ben-O ilişkisinde karşındaki bir nesnedir; kullanılır, ölçülür. Ben-Sen ilişkisinde bir karşılaşma olur. Buber’in söylediği zor şey şu: iki ses dalgası birbirinin aynısı olsa bile, biri karşılaşmadır, öbürü değildir. Ayırt edememek, aynı olmak anlamına gelmez.

Devrimlerin istatistiği kolay tutulur. Kaybolan şeyin istatistiği tutulamaz.

Vaat her seferinde boş zamandı

Selanikli Antipatros, milattan sonra 12 civarında su değirmeni üzerine yazdığı epigramda değirmen taşını çeviren kadınlara sesleniyor: artık uyuyabilirsiniz, kollarınız ve omuzlarınız dinlenebilir. İşi su devraldı. Otomasyonun ilk vaadi kar değil, uykuydu.

Thomas Carlyle 1829 tarihli Signs of the Times yazısında Sanayi Devrimi’ni eleştirirken asıl tehlikeyi işlerin makineleşmesinde görmüyor. Makinelerin çalışma ritminin insan zihnine sirayet etmesinde görüyor.

24 Nisan 1812’de Lancashire’ın Westhoughton kasabasında, bir dokuma fabrikasını yakan kalabalığın en önünde iki kız kardeş duruyordu. Mary Molyneux on dokuz, Lydia on beş yaşındaydı. Mahkeme kayıtları ikisini kömür kancalarıyla camları kırarken ve erkekleri kışkırtırken anlatır; bina, içindeki tezgahlarla birlikte yandı. Sebep teknoloji korkusu değildi; geçimlerinin elden gitmesiydi. İkisi de beraat etti.

1911’de Frederick Winslow Taylor, Bilimsel Yönetimin İlkeleri ile insan emeğini ölçülüp optimize edilecek bir sürece çevirdi.

Bu dördü yan yana durunca desen karşımıza çıkıyor. Vaat her seferinde boş zamandı. Kazanılan zaman her seferinde yeni bir işe, yeni bir ölçüme, yeni bir mekanikleşmeye aktı.

İçinde bulunduğumuz yapay zeka devrimi bu döngünün dışında değil. Bize vatandaşlık maaşı getirmeyeceği çok açık. Daha farklı ve daha çok çalışacağız yada yapay zeka ile çok daha fazla çıktı veren şekilde çalışacağız.

Peki sağlıklı tarif neye benzer

Bu yazıyı bir kehanetle bitirmeyeceğim, çünkü kehanetin kendisi bu hikayenin bir parçası. Bunun yerine, devrimin içindeyken kullanılabilecek üç ölçü bırakacağım.

Devrimi teknolojide değil, örgütlenmede aramalıyız. Yeni alet eski düzenin içine konursa hiçbir şey değişmez, sadece herkes daha meşgul hisseder. Değişimin nerede olduğunu anlamak istiyorsan araca değil, işin nasıl bölündüğüne bak.

Kendi hissine güvenme, ölçmeliyiz. METR bulgusu bunun için var. İnsanlar yavaşlarken hızlandıklarını hissedebiliyor. Bu bir aptallık değil; yeni aletin verdiği akıcılık duygusunun ölçümle aynı şey olmaması. Devrim hakkında en emin konuşan cümle, genellikle en az ölçülmüş veya ölçülmesi atlanmış olanıdır.

Yapay zekaya dair kararlarımızın geri alınabilirliği sorgulamalıyız. Collingridge ikilemi çözülemez ama yönetilebilir. “Bu iyi mi kötü mü” sorusu bizi yıllardır bir yere götürmüyor. “Bunu sonradan geri alabilir miyiz, hatayı ne kadar çabuk fark ederiz” sorusu, cevabı olan bir soru.

Themistokles kehaneti kendi lehine yorumladığı için değil, doğru yorumladığı için kazandı. Aradaki fark şuydu: elindeki cümleye değil, elindeki gerçek imkana baktı. Atina’nın çiti zayıftı, donanması güçlüydü.

Bugün elimizdeki cümleler hazır: yıkım, kurtuluş, sıçrama, tehdit. Hepsi kulağa doğru geliyor ve hiçbiri tek başına bir yön vermiyor.

Sorulacak soru şu olmalı: elimizde gerçekten ne var, ve insanlık olarak neyi kaybetmeyi göze alıyoruz.

İçinde bulunduğumuz bu durumda bunu yapay zekaya sorduğumuzda o da tam bir cevap veremiyor. Vermesi de beklenmemeli, çünkü bu sorunun cevabını insan kendisi bulmalıdır.

S.K.C. tarafından 18 Temmuz 2026 tarihinde Viyana'da yazıldı.
Beğendiysen Keşfet

© 2026 eastwestmindset — Tüm hakları saklıdır. Sitedeki yazıların kullanımı için izin alınmalıdır.